Üvey Evlat Manifestosu

İnsanoğlunun bilimsel bilgi yolculuğunda son durağı kendisidir. Önce gökcisimleriyle başladı günümüz bilimsel çalışmalarının öncüleri. Yıldızlara o kadar çok bakıldı ki benlik ve onun muhtevası hep ertelendi. Her ne kadar felsefi akımlar ve dini inanışlar insanı merkez alan bir yapı arzetse de insan hakkındaki bilimsel bilgi ne gariptir ki çok sonraları neşet etmiştir. Evet, insanı tanıma ve anlamada bugün dahi din ve felsefe en az bilimsel pozisyonu tartışılan psikoloji kadar etkilidir. Elbette ki bu etkinin müsbet ve menfi tesirleri olacaktır çünkü öznenin nesnesi kendisiyse -insanın konusu insansa- nötr etkiden bahsedemeyiz. Fakat bu etkilerden ziyade bilimin etkilerinin müsbet ve menfi yönlerine bakmak gerek. Çünkü din dindir ; yani nas ‘lar , dogmalar bütünü, inanç isteyen, kesin itaat isteyen, evrende ve ötesinde var olan her şeyi ama herşeyi açıklama iddiasında olan bir öğreti. İnanırsın ya da inanmazsın. Felsefe ise tam tersine her durumda insana ait olan her hasleti sorgulayacak kadar ileri giden, ahlaki değerleri bile yeri geldiğinde hiçbir kısıtlama olmaksızın yerden yere vurabilen, sürekli ve herşeyden (metodik) şüphe etmeyi prensip haline getirmiş bir döngüyü yaşamaktadır. İşte (sosyal) bilim de bu iman (din) ve şüphe (felsefe) arasında kendine bir yer tutmuştur .

Sosyal bilimlerin en çetin problemi determinizm (nedensellik) ilkesinin Fen bilimlerindeki gibi net olarak görülememesidir. Neden sonuç zinciri sosyal bilimlerde adeta bilim adamıyla alay edercesine karmaşıklaşır. Bu nedenledir ki pek çok büyük sosyal bilimcinin bu sıkıcı ve yarım nedensellik ilkesinden bıkıp bilim adına (istemeden de olsa) ideoloji ürettiğini görmekteyiz.

Bilim mi ideoloji mi?

Günümüzde sosyal bilimlerle ilgili pek çok konuya bu çerçeveden bakarsak , bu soruyu sormadan edemeyiz.

Şarlatanlıkla sosyal bilimler arasında çok ince bir tül vardır. Bu tül en küçük bir rüzgarda bile uçabilir ve bir bakmışsınız ki bilim yapmak amacıyla ortaya atılan cengaverler birdenbire rüzgarın yönüne göre pozisyon alıyor. Bilim yolculuğunun daha ilk sınavında sınıfta kalan bu güruh , menfaat yelkenlerini fora etmiş , soytarılık yarışında hızla ilerlerler. Kimse de bunlara “dur kardeşim nereye gidiyorsun?” diye sormaz. Aksine alkışlar tempo tutarlar. Tutulan tempolar ve skolastik ezgiler bizim cengaveri aşka getirir de koskoca bilim adamı (adayı) gerdan kırıp, en kıvrak figürlerle raksetmeye bile başlar. Tabi bunun karşılığı fazlasıyla alınmaktadır. Psikoloji biliminin de üzerindeki ince tülü kaldırırsak ortaya 16 ncı yüzyıldan kalma bir saray soytarısı çıkacaktır. Televizyon programlarında sıklıkla şahit olduğumuz çeşitli rahatsızlıkları bulunan (Kekeme, Tik bozukluğu, vs..) insanlarla alay etme , onları birer rayting ve eğlence malzemesi yapma davranışı da son derece olağan karşılanmaktadır. Hatta kimse böyle bir davranışın ya da televizyonculuk anlayışının insanlık dışı, köhne bir anlayış olduğunu söylememekte, söyleyenlerin ise sesi yeterince duyulmamaktadır. Ortaçağda içine şeytan giren hasta acımasızca yakılırken, bizde ise içine merhamet girmeyen şovmen müsveddeleri tarafından teşhir edilerek rant kapısı haline getiriliyor. Hipnoz denilen eski, köhne ve artık kullanılmayan bir tedavi yöntemi bile bugün eğlence aracı haline getirilmiştir.

Ne hazindir ki insanlar psikoloji bilimine diğer bilimlere baktıkları gibi bakmamaktadırlar. Psikoloji denilince hala pek çok insanın yüzünde gözle görülür bir sırıtma ve alaycı bir bakışla karşılaşırsınız. Hemen akla sapık bilim adamları gelir psikoloji denilince. Ya da tam tersi bir durum olur da birden hayranlıkla bakan gözler görürsünüz. Psikoloji bilimine adeta mistik bir öğreti ya da bir inanç meselesi olarak bakan pek çok nevrotik tip vardır. Psikolojiden her şeyi ama herşeyi isteyen bütün dertlerinin dermanını psikoloji biliminde bulmaya çalışan bu zevat aslında çaresizliğin değil cehaletin klasik ibret tablosudur. Psikolog ya da psikiyatristten de aynı şeyi bekleyerek bir anda bütün dertlerini bitirmesini bekleyen bu zevat aslında meseleye bilimsel bilgi olarak değil inanç sistemi olarak yaklaşmaktadır. Eski Türklerde şamandan bekleneni bugün psikoloji biliminden bekleyen bu zevat zaten lüzumlu lüzumsuz her şeyi kutsamakta son derece mahirdir. Bu sayede psikoloji bilimi de (aşırı yüceltilerek) etkisizleştirilmiştir. Bu bakış açısı nedeniyledir ki etrafımız “sahte hoca” larla doldu. Kutsanmış bilim bir çok kişi için son derece iyi bir rant kapısı haline geldi. Karşısında psikoloji gibi doğaüstü bir bilimin temsilcisini bulunca bu zevat ( Bu zevat ne yazık ki sadece avam değildir.) bütün vaaz edilen değerlere biat etmede gecikmedi ve kendisine yeni bir inanç sistemi buldu.

Günümüzde pek çok konuda hiçbir teorik altyapısı olmaksızın insan ve onun yüce ideali olan mutluluğu ve hazzı hakkında çok detaylı yol haritaları veren kişisel peygamberler türemiştir. Kiminin yaşam koçu dediği , kiminin kişisel gelişim uzmanı dediği bu zevat bilimsel bilgileri yöntem olarak kullansa bile bilim yapmamaktadır. Çünkü bilim adamı avama yaltaklanmaz, avama yaltaklanmadığı gibi bilim adamı bilimsel bilgilerini havasın mutluluğu için yüksek meblağlar karşılığında satmaz. Bilim adamının hedef kitlesi tüm insanlıktır, bir grup mutlu azınlık değil. Bu zevatın diğer bir özelliği de yeri geldiğinde söylediklerine birer dini öğretiymiş gibi iman etmesi, yeri geldiğinde de hemen bir filozof kıvraklığıyla çark edivermesidir. Eğer bir insan kendi görüşleriyle bilimsel verileri karıştırıyorsa onun bilimsel kimliği kalmamış sıradan bir insan haline gelmiştir.

Kişisel gelişim altında psikolojinin en basit kuralları ve teorilerinden yoksun son derece sığ ve yüzeysel eserler ortalığı ifsad etmiştir. Bu ifsadın faturasını ne yazık ki gerçek bilimsel çalışmalar ödemektedir. Psikanalizin temel kavramlarını kötü emellerine hoyratca alet etmekte hiçbir beis görmeyen bu güruh, bilime ve bilimsel bilgiye en büyük ihaneti etmektedirler.

Artık insanlar kısa yoldan mutluluk ve başarıyı (o ne demekse?) yakalamak için her türlü riyakarlığı ve diğer insanların zaaflarından istifade etmeyi kitaplardan öğrenir hale gelmiştir. Ahlaki değerlerden uzak , samimiyetsiz , bencil isteklerinden başka bir değer tanımayanlar için bu eserler adeta bulunmaz hint kumaşı gibidir. İnsanları nasıl ayartacağımızı anlatan eserlerden tutunda bilmem kaç saniyede şu nasıl yapılır, bilmem kaç günde bu nasıl becerilir gibi ipe sapa gelmeyen, deli saçmaları rafları işgal etmektedir. Araya bir de uzak doğu felsefesi katılırak iyice mistik hava verilir. Bilmem ne tapınağındaki bilgenin (din adamlarınıda alet ediyorlar. Yazık!) sözlerini de katarak (bilimle ne alakası varsa!) , güzelce allayıp pullayıp piyasaya nadide bir eser sürülür . Bütün bunlara aslında hiçbir diyeceğim yok ama bunu bilim adına yaptığını iddia eden olursa orada dur demek gerekir. “Dur kardeşim nereye gidiyorsun” denmez de yazar alkışlanırsa işte o zaman oryantal başlar.

Hiç kimse bir kitap okuyarak mükemmel insan olmak varken Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri’ni okumaz. Hiç kimse sahte hocaların yalancı cennet vaad ettikleri safsataları okuyarak bu dünyada cennetin kralı olmak varken , Karen HORNEY , Engin GEÇTAN , Sibel ARKONAÇ , Mümtaz TURHAN gibi (burada adını sayamayacağım) pek çok gerçek hocanın acı veren gerçeklerini okumaz.

Bütün bu karanlık tabloya rağmen hala bilim yapmak için ekvatoral bölgede bir adaya kaçmak zorunda kalmayan gerçek fikir işçilerimiz var. Kendi hallerinde çile dolduran bu işçiler bırakın rüzgarı fırtınalarda bile tüllerini (namuslarını) korumuşlardır. Bir toplum ancak fırtınada bile yolunu şaşırmayan aydınları varsa geleceğe güvenle bakabilir. Eğer fırtınada yolumuzu bulmamıza yardım edecek böyle işçilerimiz olmazsa geleceğimiz sadece sosyolojik olarak değil fiziki olarak da tehlikeye girer. Zamanla değerleri çok daha net olarak anlaşılacak olan bu mütevazi kadro kişisel gelişim adına pek çok özgün eserler ortaya koyarak bilimsel anlamda namusumuzu kurtarmaktadır. Meselemiz kalite olduğu için bu işçilerin kişisel gelişim kitaplarının azlığından yakınmayacağım. Her şeye rağmen bu işçilerin bir mumu bile bütün rakkasların gösterişli avizelerinden daha fazla ışık tutmaktadır gönlümüze. Hiçbir merkeze bağlanmadan, el-etek öpmeden, yaltaklanmadan sadece bilim ve onun etik değerlerini tanıyan bu insanlar Cemil MERİÇ’in ifadesiyle “kucağında yaşadığı toplumun üvey evlatları”dır.

Üvey evlatlarımızı saygıyla ve şükranla anıyorum?

Hakan TOKGÖZ

TAŞKÖPRÜ ANADOLU LİSESİ

REHBER ÖĞRETMEN

hkntkgz@mynet.com



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir