Kırmızı Pabuçlar

Oldukça keyifli bir çocukluğum vardı. Kim bilir ömrümün belki de en sağlıklı dönemiydi. Korkmamayı o vakitler öğrenmiştim. Babam hiçbir şeyden korkmazdı çünkü. Sevinmenin ne demek olduğunu o vakitler anlamıştım. Annemle doğum günü pastamı yaparken, Mutfakta sadece benim için saatlerce ayakta kalıp bir elinde hamur bir elinde krema en özel pastayı yapmaya çabalardı.

Kendime güvenmeyi de o vakitler öğrendim sanırım. Henüz bir ilkokul öğrencisiyken Ankara gibi kocaman bir kentte kendi mahallemizden (balgat) mavi dolmuşlardan birine binip Kızılay daki merkezi bir okula tek başıma giderdim. Sırtımda o koca çantalardan biri, boynumda sulukla Atatürk Bulvarında karşıya geçer, üç sokak daha ilerleyip mimar kemal ilkokula varırdım. O zamanlar servis sektörü falanda pek yoktu. Özal’ın Türkiye için minik Amerika hayaliyle orta sınıfı zehirlediği, nihayetinde de orta direğin canına okumaya başladığı yıllardı. İşte o vakitler, bir aile, dokuz yaşındaki kızını eğitimi için kentin merkezine gönderebilecek kadar cesur olabilince, o dokuz yaşındaki ufaklıkta kendiliğinden cesaretle davranmayı öğreniyordu.

Mühendis bir baba ve memur bir anne çocuklarına bir çok oyuncak alabiliyordu. Konuşan bebekler, Legolar, renkli kalemler, kokulu silgiler. Ancak belki tuhaf gelecek size belki de tanıdık gelecek bilemiyorum; oyuncaklarımın birçoğunu anımsamıyorum. Lakin ailemle geçirdiğim vakitlerin özel oyun zamanlarının çoğu hatırımda. Oyuncaklar birer siluet, ailemle oynadığım ve gezdiğim her an ise gerçek.
Annem 62 den nasıl tavşan yapılacağını öğretirken, Fransızca şarkıları büyük bir sabırla yavaş yavaş tekrarlarken dikkat kesilirdim. En çokta el yakmaca oyunumuzu anımsıyorum. Minicik ellerim onun emektar avuçlarında kaybolur ve her seferinde nedense (?) ben kazanırdım. Santral memurluğu yaptığı dönemlerde beni iş yerine götürürdü. Ve kıramayıp koskoca telefon makinesiyle oynamama izin verirdi. Bazen abuk sabuk bağlantılar yapar birbirini hiç tanımayan insanları konuştururdum. O çalışırken bende bolca kâğıt israfı yapardım. Habire delik açıp zımba yapardım.

Hani şu delgeçlerle yapılan kar tanelerini bilirsiniz. Annem görmeden onları başımdan aşağı döker prenses olurdum. Sevilmenin ve güven içinde hissetmenin doruk zamanlarıydı? Vakit hızla geçiyor. Geçmişin sanki hiç yaşanmamış gibi gelmesi insanı dehşete düşürüyor. Mesela bir gün şu an kızımla oynadığım oyunları anımsayamayacak olmak ürkütüyor beni.

Az önce korkmuyorum demiştim dimi? Yalan! Korkmaz olur muyum? Hangi birimiz korkmuyoruz ki? Lakin korkuyu bir hayat biçim olarak yaşayıp bunun bizi hareket etmemizi engellemesi başka bir şey, korkularımıza rağmen yolumuza devam etmek, kapılar açmak başka bir şey.
Belki annem ve babamla yaşadığımız en temel korku aynıydı; sevmek ve sevilmek ekseninden çıkma korkusu?
Aslında evlatlarımız biz onlara nasıl davranırsak davranalım eninde sonunda isyan ederler. Çatışırlar bizimle ve bir türlü inanmazlar söylediklerimize. Burunlarının dikine giderler. Hele bir de çocukluk döneminde bastırılmış ezilmişler ise isyanları ailelerine tamamen arkala larını dönmeye kadar varır. Gün gelip kuvvetli olduklarında bir zamanlar yaşadıkları eziyetin intikamını alırlar kendi akıllarınca.
Diğer yandan sevgi içinde yoğrulmuş, güven içinde büyümüş dokuz yaşında şehir merkezine tek başına gönderilmiş, on altısında şehir dışında yaşamasına izin verilmişse, korkusuzluk zerk edilmişse damarlarına ve hep güvenilmişse o zaman ne yapar?

İsyan etmez mi?

Eder eder. O zamanda isyan eder. Çatışır da. Mühendis babası ne derse desin burnunun dikine gider. Hem de ne gitmek!
Eeee o zaman ne yapcaz? Nasıl yetiştirilecek bir çocuk? Demeyin! Sabırlı olun biraz. Anlatacağım;
Elbette ne olursa olsun ikinci aile gibi davranacağız. Yani koşulsuz sevgi ve güven vereceğiz, bir gün bize isyan edeceğini bile bile üstelik?
Zaten annem ve babamda ergenliğimden bu yana bu asi kızla çatıştılar elbette. Hanginiz yavrusuyla böyle bir şey yaşamıyor. Biliyorum ki hepimiz. Kandırmayalım birbirimizi. Nasıl olsa bir gün bende kendi kızımla yaşayacağım. Bendeniz asi kız, Narkız epeyce üzüp kırmışımdır ebeveynlerimi? Beni bu kadar korkusuz ve özgüvenle yetiştirirlerken bir gün onlara da karşı çıkacağımı bilmiyorlar mıydı acaba? Biliyorlardı ancak önemsemediler. Önemli olan; ayakları üzerinde sağlam durabilen bir evlat yetiştirmekti onlar için. Bilmem şimdilerde ne düşünüyorlar lakin ben başardığımızı düşünüyorum. Bu duygusal yaşantımız için biraz çalkantılı oldu ama başardık. Yani aslında annem ve babam başardı.
Çünkü ben hiçbir zaman duygularımızı ve düşüncelerimi saklama gereği duymadan büyüdüm. Bu konuda hep cesaretlendirilmiştim. Hiçbir zaman kafama vurulup ? sen sus anlamazsın!? denilmedi. Beklide bu yüzden bir parça her halttan anladığımı da sandım. Neyse ki eninde sonunda doğruyu buluyor insan.
Sezen Aksu’nun bir şarkısında dediği gibi;
Su akar denizine kavuşur
Deniz okyanusu ile buluşur
Değişir her şey değişir
Daha oynanmadı son el

Bıkmadan usanmadan
Yaş alırken yaşlanmadan
Pas tutmadan yas tutmadan
Eğilmeden bükülmeden
Ezmeden ezilmeden
Kin tutmadan kül yutmadan
Tempo
Az önce bahsettiğim baskıcı ailenin çocukları da isyan edeceklerdi ya hani işte onların bizimkinden farkı ne biliyor musunuz? Onlar ne yazık ki kalben ve çoğu kez mekânsal olarak da ailelerinden uzaklaşacaklar. Çünkü geçmişe dönüp baktıklarında yedikleri tokatlar, aşağılanmalar, küfürler, eziyetler bir türlü silinmez hafızalarından. Anneleriyle birlikte kremaları yalayarak pasta yapmamış ya da babalarıyla maça gitmemişlerdir. Tek tük gittilerse bile baskı dolu yaşantılar nedense hafızalarda daha çok yer etmiştir. İşte böyle çocuklar neye isyan ettiğini bilemeyen öfkeli kalabalıklara dönüşürler. Doktor, avukat ya da sanatçı olmaları bir şeyi değiştirmez. Ailelerine duydukları bilinçdışı öfke ve nefret sürekli kanayan arada sırada kabuk bağlayıp nükseden bir yara gibi ömürlerini zedeler. Ve bizler görürüz ki her isyan kişiye yeni yollar açmaya yetmiyor. İçine sevgi katılmamış hiçbir asi eğilim yönünü bulamıyor. O zamanda kişi, kişiler ve bir halk kendi öfkesinde boğuluveriyor.
Şimdi şimdi anlıyorum ki ne kadar şiddetli çatışmalar yaşanırsa yaşansın zamanında ekilmiş sevgi tohumları er geç çiçeklerini veriyor ve gençler ne kadar asileşirse asileşsin sevgiyle harmanlanmış bir çocukluk gizli öfke ve nefretin oluşmasını engelliyor.
Babam ve Oğlum filmini birçoğumuz izlemişizdir. Filmin bir sahnesinde büyükbaba bir sinir krizi yaşar ve “keşke oğlumun önümde bir duvar olsaydım” der. Dimdik durur gözleri kocaman açılmış “keşke işte böyle geçip önüne oğlum gitme! Gidemezsin deseydim. İzin vermeseydim.”der. Ve tüm bedeni, zihni şoka girer. Durakalır ağaçlı toprak bir yolun ortasında. Herkes telaşlanır. Karısı ağlar. Ne yapacaklarını bilemezler. Adam aklını kaçırıyor sanırlar. Ancak kız kardeşi adamın oğluna der ki “hadi aslanım, git uzağa koş ve babana çarp” önce anlamazlar ama oğlan denileni yapar. İri yarı gövdeli oğlu çarpınca adama, adam devrilir. Sonra kardeşi eğilir ve adamın tozlanmış bedenini sarsarak şöyle söyler ; “bak görüyon mu gidecek adama kimse engel olamaz, dağlar taşlar bile dayanamaz.” O vakit adam anlar; Bir evlat ne istiyorsa onu yapar.
Sanırım hepimiz kişisel tecrübelerimizi yaşamak için düşmüşüz bu gezegene ve kim ne söylerse söylesin dinlemiyoruz, burnumuzun dikine gidiyoruz. Hadi kendinize çevirin aynayı hanginiz babanızın sizin için çizdiği yoldan ilerledi? Kaçınız ona hiç karşı gelmedi.
Bütün kavgalardan geriye kalması gereken tek şey sevgi aslında? Kalabiliyorsa tabi… Ben çok şanslıyım çünkü anne ve babamla başımıza ne gelirse gelsin yitirmediğimiz bir sevgiye sahibim. Ne yaparsam yapayım sevileceğimi ve seveceğimi biliyorum.
Üzerimdeki otorite tanımayan ifade babamın yüreği, derinlerimde saklı masum ve birazda saf, sevgi dolu kız annemin elleridir.
Dilerim kendi ailem gibi bende kızımın kalbinde güzel izler bıraka bilirim. Bir gün benim kızımda kendi yolunu çizecek. Muhtemelen o yol, benim pek istemediğim bir yol olacak ancak ben ne yaparsam yapayım o yinede gidecek. Ben çok sabırlı davranacağım. Çünkü babamda bana öyle davranmıştı. Henüz okula bile gitmiyorken babamın alamanya’dan getirdiği kırmızı deriden çizmelerim vardı. “Pabuç” derdi babam onlara. Ne zaman dışarı çıksak pabuçlarımı o giydirirdi. “haydi, benim kara kızım (kömür karası saçlarım vardı o zamanlar) giyelim pabuçlarını da gidiyoruz.” Diye seslenirdi. Sonra kocaman vücuduyla eğilip, benim tombul ayaklarımı yavaşça çizmeye yerleştirip fermuarını çekerdi. Bende o sırada onun başına ya da omuzlarına dokunur kuvvet alırdım.
Bugün hiç bir şey değişmiş değil. Otuz yaşındayım pabuçlarımı babam giydirmiyor lakin kuvvetimi ondan alıyorum.

Pınar Nurhan
http://narkizindefteri.blogspot.com
Aralık, 07 Urla

 



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir