Canavar

Gökyüzü geceleri bile gri beyaz ışıklarıyla örtüyor ağır ağır kocayan bu kenti. Onu ne kadar yenilemeye çabalasalar o kadar tekmeliyor üzerindekileri. Tıpkı üstünü örtmeyen yaramaz çocuklar gibi. Yıllar önce yaşadığım bu kent tecavüze uğramaktan çektiği azapla şaşkına uğramış bir kadın şimdi. Mahremiyeti kalmamış ilişkilerin ağılında boğulan insan kalabalıkları, buhranlarını üflüyorlar sokaklara?
Kimsenin kendisini koruyamayacağı zehirli bir duman geçiyor aramızdan. Boğazım ağrıyor.
Ezan okunmaya başladı. İkişer dakika aralıklarla bu senfoniyi duymak, tepelerinden birinde doğduğum bu kente keskin bir dalış yapmak.


Namaz kılmak için uyanan teyzem abdest almak için banyoya giderken koca evin antresinde oraya buraya giderken beni görünce ciddi bir sıkıntım olduğunu sandı. Kalem aradığımı fark edince de endişesi dinmedi.
??Allah Allah tövbe??diye kıkırdadı
??bişey yok teyzecim. Mektup yazacağım??
Başını sallayarak abdestine başladı. Annem ise sadece midem ağrıyor zannedip elimde kalem ve kâğıdı görünce rahatladı.
Aslında bir çeşit ağrıydı tabi şu an yaşadığım lakin nerem ağrıyor kestirmek güç. Yine de mide hapımı aldım. Lakin içimi kemiren fareden kurtulamadım. Anneme söylemedim tabi çünkü geçen ay geçirdiğim ülser nöbetlerinden sonra her an ölecekmişim gibi davranıyor. Aslında haklı. Her an ölebilirim fakat sadece benim için geçerli değil ki bu durum. Sizde her an ölebilirsiniz. Ne var bunda?
Tam olarak içimden geçenleri söylemek ile söylememek arasında yaşadığım bir girdap bu?
Sancı, iç kaşıntısı, çivi yutmak, ya da çivi kusmak işte öle bir şey?
Adeta bilimkurgu romanlarından cümlecikler okuyordum kentin her bir köşesinde. Maymunlar cehennemi ya da ubik ya da beşinci elementte ki dekorlara öykünmeye başlamıştık artık. Bazen kestiremiyorum aslında bu yazarlar mı öngörebiliyor yoksa onlar yazdığı için mi böyle şeyler oluyor?
İnsanlar artık kendilerini kusuyorlar. Hayatı yiyor, kendilerini kusuyor, kusmuklarını hayat sanıp tekrar yiyorlar. Burada ne gök vardı ne de yüzü? Bir avuç görüntüde gri beyaz bir bulutsu o kadar!
Güneş doğacağı zamanı bekliyor sabırla. İnsanlar dışında her şey beklemeyi nasılda biliyor!
Herkes uyuyor. Bayram sabahı. Mutfak tuzaklarla dolu… Ocakta kendi halinde soğumaya terkedilmiş bir tencere dolusu yaprak sarması? Fırının içinde üzeri sofra beziyle örtülmüş su böreği, dolapta çeşitli salatalar ve meyveli turta.
Hemen çıkmalıyım buradan?
Erkekler yavaş yavaş uyanmaya başlamışlardır. Bayram namazı için caminin içinde yer bulmak zor. Çünkü hiçbir namaza olmasa bile bayram namazına gidenler çok oluyor. Bir çeşit günah çıkarma gibi. Bu davranışın ardında şöyle bir ses var sanki
??yani böle uzun aralıklarla ve azar azar olsa şu namaz işi kılacağız işte. Öyle her gün beş kere deyince kılamıyoruz ??

Erkek milleti Sufli hayatlarında kendilerini kusmalarından dolayı tanrıdan af dileyecekler. Tanrının affı dedikleri şey, insanların kendilerini affetmesi olmasın sakın? Vicdanın son durağı? İnsan kendini affetmeyince tanrının affetmesi de olası değil ki zaten.

Çok uzun apartmanlar var bu kentte. Ben şu anda 10, kattayım. Ağaçlara bacaklarından asılmış kediler gibiyiz. Toprak yok. Geldiğimden bu yana hiç kuş sesi duymadım. Teyzemin torunlarının oynadığı sesli kitaplar var. Kuş resmine basınca ötüyor. Bir tek onu duydum yalan olmasın. Eşek, inek filan da var.

Ülkemde sinsi sinsi gezinen ve geçtiği yerdeki insanların ruhlarını yutup, onları hayalete çeviren bir canavar var. İnsanların yalnızlığından ve mutsuzluğundan besleniyor adeta. Doğduğum kenti çoktan ele geçirmiş. Artık burası doğduğum kent değil.
Ezanlar kirlenmemiş lakin. ızdırabın orta yerine düşen Ateş topları gibi ezici ve ürkütücü artık.
Şimdi 10, katında oturduğum binaların yerinde çamurlar içinde minik minik gecekondular vardı bir vakitler. Mustafa ve safiye vardı sınıf arkadaşlarım. Ayaklarında, paçalarında kat kat çamurla gelirlerdi Çukuranbar?dan yüzüncü yıl?a?
??evladım her yeri mahvettiniz!??diye kızardı öğretmenimiz onlara.
Mahcup mahcup geçerlerdi yerlerine. Muhtemelen kendilerine ağabey ya da ablalarından kalmış büyük botları çamurda debelenmekten daha da büyümüş olurlardı. Onları gizlemek için büzüşürlerdi sıranın altında. Onlar büzüştükçe çizmeler daha da büyür, pıt pıt dökülürdü çamurlar. Bütün sınıf gülüşürdük hallerine.
Dere tepe düz gittik misali belki de bir saati bulan ayaz bir yolculuktan çıkıp gelirlerdi okula?
Şimdi burada yollar var artık. Mustafa ve safiye yok. Gecekonduları iyi para etmiştir umarım. Bu sosyetik evlerden birine geçmişlerdir. Fakat ilginç olan şu; çamur hala var.
Ankara ve çamur sadece yürüyenlere bulaşabilir.
Kendi yolunu? Kendi ayaklarıyla?
Kendini kusarak değil,
Yaşayarak?
Şimdilik,
Elveda Ankara

Pınar Nurhan

Eğitimci Yazar

http://narkizindefteri.blogspot.com

Canavar” için 6 yorum

  1. Benim çocukluğumda oralarda geçti.25 yıldır ankaradan uzaktayım.Oralarda piknik yapar ip atlardık

  2. yazmak artık engel olunamayan bir dürtü,fakat okunuyor olmak bu süreçin en heyecanlı en keyifli tarafı…yorumlarınız için teşekkür ederim.abicim sana da;)

  3. Narkız…yazılarla bir yerlere gidip, duygularla yüzleşmesi insanın…belki sancılar çekmesi,ama hüzünlüde olsa bir mutluluk…artık ne kadar lüks değilmi…neyseki bu yozlaşmanın arasından beni çekip çıkaran bir kardeşim var…ben çok şanslıyım…Seni seviyorum Narkız…Ağabeyin… :)

  4. Narkızın her yazısı güzel.Ondandır her yazısını büyük bir zevkle okurum.Sanatla ve sanatçıyla içiçe olan entellektüel bir insandır.Onu tanımakla kendimi kazançlı sayarım.Eline, diline, kalemine sağlık Narkız.

  5. Yüreğine sağlık, kalemine sağlık Narkız.
    Çok güzel bir üslupla çok güzel şekilde yazılmış. Hayran kaldım. Kayboldum derinliklerde…

  6. BUGÜNE KADAR OKUDUĞUM EN GÜZEEL YAZI DİYEBİLİRİM BİRYANIMI ALDI BAŞKA BİRTARAFA GÖTÜRDÜ SANKİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir